top of page

Hiç Yaşanmamış Bir Şeyin Yasını Tutmak

12 saat önce
4 dakikada okunur

“Bazen kaybettiğimiz şey bir insan, bir ilişki ya da bir anı değildir. Bazen hiç

gerçekleşmemiş bir ihtimalin ardından yas tutarız.”


Yas denildiğinde çoğu zaman aklımıza birini kaybetmek gelir. Bir ölüm, bir ayrılık ya da hayatımızdan çıkan bir insan… Oysa insan yalnızca sahip olduğu şeyleri kaybettiğinde yas tutmaz. Bazen hiç yaşanmamış bir ilişkinin, gerçekleşmemiş bir hayalin, olamadığı bir insanın ya da hiç deneyimleyemediği bir hayatın da yasını tutabilir.


Hiç başlamamış bir ilişkinin bitişine üzülebilir, hiç gidilmemiş bir şehrin özlemini çekebilir veya geçmişte verdiğimiz bir kararın ardından yaşayamadığımız hayatı düşünürken içimizde açıklayamadığımız bir boşluk hissedebiliriz.


Peki, hiç sahip olmadığımız bir şeyi nasıl kaybedebiliriz? Yaşanmamış bir deneyim neden bu kadar gerçek bir acı yaratabilir?


Psikodinamik yaklaşım, kaybı yalnızca dış dünyada gerçekleşen bir ayrılık olarak değil, iç dünyamızda anlam yüklediğimiz bir şeyden vazgeçme süreci olarak da ele alır. Çünkü bazen kaybettiğimiz şey, gerçekte yaşadığımız bir deneyimden çok, zihnimizde yaşattığımız bir ihtimaldir.


Yaşanmamış Bir Şey Nasıl Kaybedilir?

İnsan yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşayabileceğini düşündükleriyle de bir hayat kurar.

Geleceğe dair hayallerimiz, ilişkilerden beklentilerimiz ve olmak istediğimiz kişiye ilişkin düşüncelerimiz, zamanla kendilik algımızın bir parçasına dönüşebilir.


Henüz gerçekleşmemiş olsalar bile bu ihtimaller iç dünyamızda duygusal bir gerçeklik kazanabilir.

Örneğin bir ilişki hiç başlamamış olabilir. Ancak o kişiyle kurulabileceğini düşündüğümüz yakınlık, birlikte yaşanabilecek anılar ve geleceğe dair hayaller zihnimizde çoktan yer edinmiş olabilir. O ihtimal ortadan kalktığında yalnızca bir insanı değil, onunla birlikte hayal ettiğimiz geleceği de kaybetmiş gibi hissedebiliriz.


Bu nedenle bazen bir ilişkinin hiç başlamamış olması, onun ardından duyulan üzüntüyü daha az gerçek kılmaz. Çünkü ruhsal dünyamız için bir şeyin anlamlı olması, her zaman onun gerçekten yaşanmış olmasını gerektirmez.


Kaybettiğimiz Şey Bazen Olabileceğimiz Kişidir

Yaşanmamış ihtimallerin yası yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı değildir. Bazen seçmediğimiz bir mesleğin, taşınmadığımız bir şehrin, kuramadığımız bir hayatın ya da olmak isteyip olamadığımız kişinin yasını tutarız.


Hayatımız boyunca seçimler yaparız. Ancak her seçim, beraberinde başka ihtimallerden vazgeçmeyi de getirir. Bir yolu seçtiğimizde diğer yollar bütünüyle zihnimizden silinmeyebilir. Bazen yıllar sonra kendimizi, “Acaba başka türlü olsaydı nasıl bir hayatım olurdu?” diye düşünürken buluruz.


Psikodinamik açıdan bu sorgulama, kişinin ideal kendiliğiyle ilişkili olabilir. İdeal kendilik, en basit hâliyle, olmak istediğimiz veya olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişiye ilişkin içsel tasarımımızdır. Gerçekte olduğumuz kişiyle hayalimizdeki kişi arasındaki mesafe büyüdüğünde, hayal kırıklığı, yetersizlik veya kayıp duyguları ortaya çıkabilir. Bazen özlediğimiz şey geçmişteki bir dönem değil, o dönemde mümkün olduğuna inandığımız gelecektir. Belki de bu yüzden bazı kayıpların ne zaman başladığını veya ne zaman sona erdiğini söylemek zordur. Çünkü kaybettiğimiz ihtimal, içimizde yaşamaya devam eder.


Tamamlanmamış Hikâyeler Neden Zihnimizde Kalır?

Bazı hikâyelerin bir sonu vardır. Bazılarıysa hiç başlamadan biter. Söylenmemiş sözler, yaşanmamış karşılaşmalar, yarım kalmış yakınlıklar ve cevapsız sorular zihnimizde uzun süre yer edebilir.


Bazen bir insanı değil, onunla yaşayabileceklerimizi düşünmeye devam ederiz. Çünkü gerçek bir ilişkinin aksine, yaşanmamış bir ihtimalin sınırları her zaman belirgin değildir. Gerçekte yaşanan bir ilişkide karşımızdaki kişinin eksiklikleriyle, farklılıklarıyla ve bizi hayal kırıklığına uğratan yönleriyle karşılaşırız. Ancak hiç gerçekleşmemiş bir ilişkide bu karşılaşma yaşanmayabilir. Bu durum, idealizasyon için alan yaratabilir.


İdealizasyon, bir kişiye veya deneyime gerçekte sahip olduğundan daha kusursuz özellikler yüklememizdir. Hiç yaşanmamış bir ihtimal, gerçekliğin sınırlarıyla yeterince karşılaşmadığında zihnimizde olduğundan daha güzel, daha anlamlı veya daha tamamlayıcı bir hâl alabilir. Böylece bazen gerçekleşmemiş bir ihtimal, yaşanmış bir deneyimden daha güçlü bir özleme dönüşebilir.


Belki de bazı hikâyeler, kötü bittikleri için değil, nasıl biteceklerini hiç öğrenemediğimiz için zihnimizde yaşamaya devam eder.


Yas Tutmak Biraz da Vazgeçebilmektir

Freud, Yas ve Melankoli adlı çalışmasında yasın, kaybedilen kişiyle veya sevilen nesneyle kurulan ruhsal bağın yeniden düzenlenmesini içeren bir süreç olduğunu ele alır. Psikodinamik açıdan yas, yalnızca birinin yokluğuna alışmak değildir. Aynı zamanda o kişiye, ilişkiye veya ihtimale bağladığımız beklentilerle yeniden karşılaşmayı da içerir.


Yaşanmamış bir ihtimalin yasını tutmak ise bazen daha karmaşık olabilir. Çünkü ortada herkesin görebildiği somut bir kayıp olmayabilir. Çevremizdekiler, “Zaten hiç birlikte olmadınız”, “Daha başlamamıştı bile” veya “Başka fırsatlar çıkar” diyebilir.


Oysa kaybın dış dünyada görünür olmaması, iç dünyamızda bir karşılığı olmadığı anlamına gelmez.

Bazen yasını tuttuğumuz şey, gerçekleşeceğine inandığımız bir gelecektir. Bu nedenle yas tutmak, her zaman geçmişi geride bırakmakla ilgili değildir. Bazen hiç gerçekleşmeyecek bir geleceği de bırakabilmeyi gerektirir. Ancak vazgeçmek, o ihtimalin bizim için taşıdığı anlamı inkâr etmek değildir.

Onun gerçekleşmemiş olduğunu kabul ederken, bizde bıraktığı duygulara da yer açabilmektir.


Geçmişte Kalan Bir İhtimal, Bugünü Nasıl Etkiler?

Bazen gerçekleşmemiş ihtimallere o kadar güçlü bağlanırız ki bugünkü hayatımızı sürekli yaşayamadığımız bir hayatla karşılaştırmaya başlarız. Bugünkü ilişkimiz, hiç yaşanmamış bir ilişkinin hayaliyle; olduğumuz kişi, olabileceğimizi düşündüğümüz kişiyle kıyaslanabilir. Bu karşılaştırmalar zamanla şimdiki deneyimlerimizle temas kurmamızı zorlaştırabilir. Çünkü zihnimizdeki ihtimal, gerçek hayatın belirsizliklerinden, çatışmalarından ve sıradanlığından uzakta kalır.


Oysa yaşanmamış bir hayatın yalnızca güzel yanlarını hayal ederiz. O hayatın da kayıpları, hayal kırıklıkları ve beklenmedik zorlukları olabileceğini çoğu zaman bilemeyiz. Bu nedenle geçmişteki ihtimallere bakarken kendimize şu soruyu sormak anlamlı olabilir: “Gerçekten o hayatı mı özlüyorum, yoksa o hayatın bana hissettireceğini düşündüğüm duyguyu mu?”


Belki de özlediğimiz şey bir insan değil, onun yanında hissedeceğimizi düşündüğümüz değer duygusudur. Belki seçmediğimiz bir meslek değil, o mesleğin bize sağlayacağını hayal ettiğimiz özgürlüktür. Belki de yaşayamadığımız bir hayat değil, o hayatın içinde olabileceğimize inandığımız kendimizdir. Bu ayrımı fark etmek, kaybın bizim için ne ifade ettiğini anlamaya yardımcı olabilir.


Son Söz: Yaşanmamış Olanı Geride Bırakmak

Hayat yalnızca yaşadıklarımızdan oluşmaz. Seçmediklerimiz, vazgeçtiklerimiz, yarım kalanlarımız ve hiç gerçekleşmemiş ihtimallerimiz de hikâyemizin bir parçasıdır. Bazen bir insanı, bazen bir hayali, bazen de olabileceğimizi düşündüğümüz bir kendiliği geride bırakmak zorunda kalırız. Ancak bir ihtimalin gerçekleşmemiş olması, onun hayatımızdaki anlamını bütünüyle ortadan kaldırmaz.


Belki de yasın dönüştürücü tarafı, kaybettiğimiz şeyi unutmak değil; onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilmektir. Yaşanmamış bir ihtimalin varlığını kabul ederken, bugünkü hayatımıza da yer açabilmektir. Çünkü her ihtimali yaşayamayız. Her insanla karşılaşamayız. Her hayalimizi gerçekleştiremeyiz. Ve hayatın bazı yolları, yalnızca zihnimizde var olmaya devam eder.


Belki de büyümek, yalnızca yaşadıklarımızla değil, hiç yaşayamayacaklarımızla da barışabilmeyi öğrenmektir.


Ve belki de bazen iyileşmek, geçmişte kalmış bir ihtimalin gerçekleşmesini beklemekten vazgeçip henüz yaşanmamış başka ihtimallere yer açabilmektir.

 
 
bottom of page